
-asya’da insanlar böyle davranmıyor, diyordu kız.
karşısındaki oğlansa pür dikkat dinliyordu, ilgisini çeken şey kızın saçları veya gözleriymişçesine kızın mozaikli vajinasından olabildiğince uzak duruyordu.
benimse çok çişim, tuvaletteyse birileri vardı. bara abandım. yüzümü avuçlarımın içine aldım. doğrusu asyalılara benziyordum. adımın hakkını vererek kıkır kıkır gülmeye başladım. birkaç saniye sonra dikkatini çektim.
tepkiler parmak izi gibidir; oldukça özgün ve ele verici.
ince dudaklar ise ancak zarif insalara özgüdür.
o eller gülmemek için dudaklara gitti.
sonra mı?
tuvalet boşaldı.
hepimizin yüzüne.
(via virginiawoolf)
hüzün sizi uyuşturucu maddelere, uyuşturucu maddeler ise sanata yönlendirir. bütün sanat yalnızlık ve hüzünden çıkar. uyuşturucu maddelerse sanatı katleder. bu kısır döngünün bir yerlerinde, sanatçı insan hüznünden kurtulmak ve/ya çocuk yapabilmek için maddesini ve dolayısıyla sanatını bırakır.
bir zamanlar sanatçıyken 2 çocuk sahibi göbekli bir uzaktan kumanda olmayı da, alkolik boktan bir sanatçıya dönüşmeyi de gözden çıkarmış biri ne mi yapar? hiçbir şeyi seçmeyip tüm olasılıkları olası kılar, bunu yapmanın tek yolu ölmektir. ölerek tüm olasılıkları olası kılarsınız. evde yalnız denemeyiniz.
şu an karşı masada bir kadın oturuyor. yanında yüzüklerinden anladığım kadarıyla kocası, benzerlikten umduğum kadarıyla çocuğu oturuyor. üzerindeki kazağın bir benzeri bende var, bana bakışının sebebi değil bu muhtemelen, çünkü üzerimde beni bir rock star yapabilecek kadar deri bir ceket var, onunsa zaten bende olan bir kazağı ve bende olmayan yüzüğü. aslında ikimiz de masalarımızda yalnız oturuyoruz, sadece ben daha karizmatiğim.
mesajlı post.

diyelim ki yarın dünyanın en önemli toplantısına katılacaksınız ve bir konuşma yazısı hazırlamanız gerekiyor. ama eliniz bir türlü gitmiyor, yapmanız gerekenlerden ziyade, sizinle ilişiksiz tüm sorumluluklara soyunabilirsiniz. evinizin hamam böceklerinden arınmasının 3 aylık planı, halıların altını da kapsayan bir temizlik projesi, recep tayyip erdoğan ile sıcak bir sohbet. buraya kadar hepimiz hemfikiriz. ertesi gün sınavı olanlarınızın ince sesini duyar gibiyim.
diyelim ki çok uzun süreli bir ilişkiniz var, artık yastığınız gibi baktığınız. insanlar hangi yastıkta uyuyabileceklerini iyi bilir. kimisi yükseğini sever, kimisi yumuşağını, kimisi ettiği parayı. alırken çok önem veririz de, bir müddet sonra hepimiz birer yastığımız olduğunu unuturuz. ben uzun ilişkileri yastıklara benzetiyorum. bir müddet sonra yastık değil uyku çekici geliyor. bitirmek için uyanmak gerekiyor, hepimiz uyumayı seviyoruz ve saat alarmına karşı hissettiklerimiz, dünyada milyarlarca ak parti ve amerika birleşik devletleri yaratıyor.
bağlayacağım şey o ki, aslında üşengeçlik zannedildiği gibi bir yatakta kalıp 600 kiloya ulaşmaya meyilli bir adamın hayat felsefesiyle pek de alakalı değil. çünkü nasa’dan aldığım bilgilere göre, üşengeçlik eyleme başlayamama değil, başlanılan eylemi bitirememe sendromudur.
denklem çok basit. ayakkabılarımı giyerken evde bi şey unuttuğumu fark ediyorum. gerçek o ki eve girmeye üşeniyor ve genelde bağcıklı ayakkabı giyiyorum. içeri girmeye o kadar çok üşeniyorum ki, bağcıklarımı bağlamaya devam ediyorum. bir de utanmadan bunları anlatıyorum. askerliğe gitme yolum açık olsaydı, elleri ellerime, gözleri gözlerime, saçları saçlarıma karışan bir o olurdu.

öğlen yola çıkacaktım. 10 yaşındaki sophie’yle konuşuyorduk.
-anne ben de gitsem ya sabiha ablayla?
-ama sophieciğim senin okulun var.
sophie surat asar.
-sophie şöyle yapalım, sen büyü! kızkıza tatile çıkalım! nasıl? derim.
sophie duraksar, her zamanki mağrur bakışıyla,
-sen o zaman yaşlanmış olmaz mısın sabiha abla? diye sorar.
-yaşlanırım sophieciğim, demem.

bu 33’ü ile hayatımın sonuna kadar yaşamam gerekirse cevabımı söylüyorum:
-ÜSTÜ KALSIN.

her katında birer oda bulunan ve uzun ince bir mankene benzeyen bir tatil evinde kalıyorduk. tuvalete, markete, yüzmeye ve de her yere çıplak ayakla gittiğimiz bir dönemdi. güneş batmadan evvel tuzlu ayaklarımızla çatı katının balkonundaki elma yeşili koltuklara gömülüp, köyün ışıkları yıldızlardan daha belirgin hale gelene dek sohbet ederdik.
her katına bir oda sığdırmış bu ev açıkçası bizim için biçilmiş kaftandı, bizim de içimizde bizden başka bir odaya yer yoktu.
ayaklarımız üşüdüğünden mi, sonrasında yadırganacağımızdan mıdır bilmem, bir gün ayakkabılarımızı giyip köyün ışıklarından daha parlak bir yere gittik, geceydi. gittiğimiz yer de tıpkı çıktığımız ev gibiydi, tek kat, tek oda. farksa herkesin ayağında ayakkabılarının olmasıydı. müzik sesi de yüksekti hani. ses içerideki herkesin daha rahat davranabilmesi ve sivilcelerini gizleyebilmesi için oluşturulmuş karanlığı bile aydınlatıyordu. manken eve dönmenin vakti gelmişti, ses gözümüzü almıştı.
toprak yolda yürüyorduk, neden sonra hiçbir zaman hatırlayamadığım bir sebepten ötürü tartışmaya başladık. sandaletlerimi çıkarıp yolun kenarına bir yere nazikçe koydum ve yürüdüğümüz yol boyunca gerisin geriye koşmaya başladım. nazik ayaklarıma taşlar batıyordu, koştum koştum koştum. yeteri kadar koştuktan sonra da elma yeşili koltuğun üstüne yığılıp ayağımdaki çakılları temizledim.
aşık olmak bir geçmişe sahip olmakla ilgilidir.
bir yazının en güzel yanı ise iyi bir son cümledir.
yeşil koltuğu dinlediniz.